2007 sabahlarından birine uyanmıştım. Babam ilk tüplü bilgisayarımızı almıştı. O günü hâlâ hatırlıyorum. Evin içinde garip bir heyecan vardı. Abim bilgisayarı kurmaya çalışıyor, kablolarla uğraşıyor. Ben ise yanında dikilmişim, ekranın açılmasını bekliyorum. Sanki içinde başka bir dünya varmış gibi merak ediyorum. Sonunda bilgisayar açılıyor ve içinde birkaç basit oyun olduğunu görüyorum. Windows'un o meşhur pasta oyunu var ya, işte ona fena sarıyorum. Ablamla beraber oynuyoruz, sırayla fareyi alıyoruz. O anlar bana o zaman dünyanın en eğlenceli şeyi gibi gelmişti.

Bir gün abim internet kafeden bazı oyunları getiriyor. Half-life, fifa 2007 ve counter-strike. CD'leri bilgisayara takıp kurarken ben de yanında izliyorum. O anki merakı anlatmak zor. O oynuyor, ben de arkasında bekliyorum. "Acaba bana sıra ne zaman gelecek?" diye. Sonunda sıra bana geliyor ve o heyecanla bilgisayarın başına oturuyorum. Çok iyi oynayamıyorum tabii. Ama o zamanlar mesele iyi oynamak değildi zaten. Farklı oyunlar görmek, o dünyalara girmek güzeldi. Abim de yanımda bekliyor, bazen nasıl oynayacağımı gösteriyor.

Sonra bir gün bilgisayarda GTA Vice City olduğunu fark ediyorum. O neon renkli şehir, arabalar, müzikler... Küçük bir çocuk için inanılmaz bir şeydi. Arabaya binip şehirde dolaşmak bile yeterince eğlenceliydi benim için. Görev yapmayı pek beceremiyordum ama sokaklarda gezmek, arabaları denemek bana büyük bir haz veriyordu. Bazen de polislerden kaçmaya çalışıyordum. Çoğu zaman yakalanıyordum ama o kovalamaca bile eğlenceliydi. O eski bilgisayarın başında geçirdiğim o saatleri her zaman özlüyorum.